Çiçek Pasajı

 İstanbul’dan uzak kalınca anlıyor insan kıymetini! Trafiğine de eyvallah, hava kirliliğine de. Ama İstanbul’u hissetmek istiyorsanız yapmanız gereken ilk şey; bu güzel kentin kalbinin attığı Çiçek Pasajı’na uğramak.

Eğlence ‘Geri dönecek’ bir İstanbul olmasa, nasıl olurdu hayat? Aslında şehirlerin insanlardan bir farkı yok; ruhları, geçmişleri, hisleri var hepsinin.

Anlamak için tanımak; sevmek için ise detaylara inmek lazım... İstanbul’u hissetmek istiyorsanız, siz de bir adım atın ve bu güzel şehrin kalbinin attığı Çiçek Pasajı’na gidin! Ben öyle yaptım.

Değişik bir kokusu var buranın; yaşanmışlık mı desem, tarih mi? Bilmiyorum... Bildiğim tek şey, bu müthiş mekanla çok geç tanıştığım. Osmanlı döneminde ismi Naum Tiyatrosu’yken, dönemin ünlü İtalyan operalarının galalarını burada izlemek vardı aslında... Bir yanımda Sultan Abdülhamit, diğer yanımda Abdülaziz; ilginç bir eküri olurduk! Yıllar sonra çıkan büyük Beyoğlu yangınını birlikte söndürmeye çalışsak, tiyatroyu da kurtarırdık belki... Ama o zaman ünlü Rum banker Hristaki Zografos Efendi mekanı satın alıp, İtalyan mimarlara o müthiş çarşı ve üzerindeki görkemli apartmanı yaptıramazdı...

Dükkanların olduğu pasaja ‘Hristaki Pasajı’; dairelerin yer aldığı binaya ise ‘Cite de Pera’ deniyordu o zamanlar. Hâlâ bu oymalı tabelayı görebilirsiniz. Restorasyon çalışmalarında dokunmamışlar; çok da iyi etmişler kanımca...

İstanbul efendilerinin göz bebeği olan bu ‘minik şehir’, haftanın her günü dolup dolup taşıyordu zamanında. Pandelis’in çiçekçi dükkanından bir demet gül alan delikanlılar, sevgilileriyle Maison Parret Pastanesi’nde buluşuyor, akşamları ise Yorgo’nun Meyhanesi’nde efkar dağıtıyorlardı. En meşhur dükkanlar ‘Hristaki’ yani bugünkü adıyla ‘Çiçek Pasajı’ndaydı...

Mekan, 1908 yılında el değiştirdi ve ‘Sait Paşa Geçidi’ adını aldı. İkinci Dünya Savaşı sıralarında pasajdaki o ünü büyük, metrekaresi küçük dükkanlar teker teker kapandı; yerlerine ülkelerindeki Ekim Devrimi’nden kaçan Rus kadınların ekmek parası için çalıştıkları çiçekçi tezgahları açıldı.

Ekonominin kötü olduğu bu dönemlerde halk, çiçek kokuları arasında biraz kafa dağıtmak için Sait Paşa Geçidi’ndeki meyhanelerde soluğu alıyordu. Sonra çiçekçiler gitti; adları kaldı yadigar.

‘Çiçek Pasajı’ 1988’deki restorasyondan sonra meyhane olarak kullanıma tekrar açıldı. İyi ki de açıldı... Yoksa o tadına doyulmaz rakı-balık sohbetleri için nereye giderdik? Nerede dinlerdik Madam Anahit’in o meşhur akordeonundan çıkan çakırkeyif nameleri? Hiç unutmam, bir akşam tereddüt etmeden benim gibi bir çaylağın amatör ellerine teslim etmişti ‘ekmek kapısı’ enstrümanını. “Al bakalım, madem o kadar istiyorsun, çal kolaysa!” demişti siyah gözlerindeki içtenlikle. Neşeli olduğu kadar da ciddi bir kadındı; Allah rahmet eylesin... Bırakın çalmayı, taşımayı bile becerememiştim akordeonu. Öyle kolay göründüğüne bakmayın, çok zor işmiş... Dip boyası gelmiş siyah saçları, bol allık sürülmüş solgun yanakları, ateş kırmızısı ruju ve omuzlarında bir yük değil de en yakın dostuymuşçasına taşıdığı akordeonuyla yıllardır akşamcıların dert ortağı olmuş bu yaşlı kadın, daha da yücelmişti gözümde. Çiçek Pasajı’nın önünden geçerken hâlâ onun akordeonunun sesini duyuyorum ben; duvarlarına kazınmış sanki... İşte böylesi yaşanmışlıklar vardır Çiçek Pasajı’nda. Yolcuları bildik olan bir han gibidir. Bir aile ortamında hissedersiniz kendinizi, yalnızlığınızı kapıda bırakıp girersiniz içeriye. Sofranız hemen lezzetli mezelerle donatılır, kadehler hiç boş kalmaz... Bir de yanınızdaki masada Aydın Boysan gibi bir İstanbul aşığı varsa...

Çiçek Pasajı’nda her cuma buluşan ‘Demak’, yani ‘Demciler Akademisi’ sohbetlerini de es geçmemek lazım! Ben hiç şahit olmadım ama methini duydum! Edebiyat dünyasından oyunculara; tıp profesörlerinden gazetecilere kadar kendi alanlarında önemli isimlerden oluşan bu akademinin başlıca görevi, Çiçek Pasajı’nda sohbet etmek.

15 yıldır aralıksız her cuma toplanan ‘Demak’, Çiçek Pasajı’nın nasıl bir alışkanlık yarattığının da en güzel örneği...

Orada komşuluk ruhu yeniden doğuyor sanki; sadece içki ve mezeler değil, anılar da paylaşılıyor ‘masadaş’larınızla... Koşarak geldiğiniz bu mekandan, yürümeye çalışarak çıkıyorsunuz; çok farklı bir insan olarak!

Sinem Güdüm

Kaynak: Gaste

  • Görüntüleme: 10988